Dünya ateş çemberi içinde. Enerji krizi her yeni savaş ve savaş tehdidi ile birlikte daha vahim ve yoğun bir şekilde kendisini hissettiriyor. Tüm ülkeler “bağımlılıklarına” alternatifler arıyor, kendi içinden çözümleri deniyor.
Bu konuda çevresindeki ülkelerden erken kalkan ve yol alan bir Türkiye var. bağımlılıklarını en aza indirmek için yıllardan beri çok önemli ve netice veren hamleler yapıyor.
Enerji meselesini bir sektör politikası değil, bir medeniyet tasavvurunun stratejik ayağı olarak görüyor ve buna göre çalışıyor…
Çünkü biliyoruz ki, enerji; ekonomik büyümenin yakıtı olmanın ötesinde, devlet kapasitesinin derinliği, egemenliğin sağlamlığı ve toplumsal refahın sürdürülebilirliği ile doğrudan ilişkilidir.
Bugün gelinen aşamada Türkiye’nin enerji alanındaki konumunu değerlendirirken meseleye üretim artışı, yeni keşifler ya da kurulu güç büyüklüğü üzerinden bakmak yetersizdir. Asıl tartışılması gereken, Türkiye’nin nasıl bir enerji düzeni kurmak istediği ve bu düzenin hangi siyasal, sosyal ve ekonomik vizyonu taşıdığıdır.
Küresel enerji sistemi tarihsel bir kırılma döneminden geçmektedir. Yenilenebilir kaynaklar, dijitalleşme, depolama teknolojileri ve enerji verimliliği merkezli yeni bir paradigma yükselmektedir.
Aynı anda jeopolitik rekabet sertleşmekte, tedarik zincirleri kırılganlaşmakta ve enerji güvenliği yeniden milli güvenliğin merkezine yerleşmektedir. Bu tablo, enerji politikasını teknik bir yönetim alanı olmaktan çıkarıp stratejik bir gelecek kurgusuna dönüştürmektedir.
Türkiye’nin önündeki temel soru şudur: Küresel enerji dönüşümünde edilgen bir uyum sağlayıcı mı olacak, yoksa kendi enerji ekosistemini kuran, teknoloji geliştiren ve bölgesel ölçekte norm belirleyen bir aktör mü olacak?
Son yıllarda atılan adımlar, ikinci seçeneğe yönelen bir iradeye işaret etmektedir. Karadeniz gazının devreye alınması, petrol üretiminin artırılması, yenilenebilir kapasitenin hızla genişletilmesi ve nükleer enerji yatırımı, bir çeşitlendirme stratejisinin parçalarıdır.
Ancak bu adımların gerçek anlamı, enerji karmasını büyütmekten çok, kırılganlığı azaltmak ve stratejik özerkliği güçlendirmektir.
Gelecek projeksiyonu açısından Türkiye’nin enerji vizyonu üç eksende şekillenmektedir. Birincisi, arz güvenliğini kalıcı biçimde sağlayan, kaynak çeşitliliğine dayalı bir yapı kurmak. Bu yalnızca daha fazla üretmek anlamına gelmez; depolama kapasitesini artırmak, iletim altyapısını güçlendirmek ve enerji ticaretinde merkez ülke konumunu tahkim etmek anlamına gelir.
Türkiye’nin coğrafi konumu, onu doğal bir enerji köprüsü olmaktan çıkarıp enerji ticaretinin fiyat oluşumuna etki eden bir merkez hâline getirme potansiyeli taşımaktadır. Bu hedef, ekonomik ve jeopolitik bir sıçrama anlamına gelmektedir.
İkinci eksen, teknolojik egemenliktir. Enerji sektöründe gerçek bağımsızlık, kaynağa sahip olmakla birlikte, o kaynağı hangi teknolojiyle ürettiğinizle ölçülür. Rüzgâr türbininden güneş paneline, depolama sistemlerinden akıllı şebeke yazılımlarına kadar geniş bir alanda yerli üretim kapasitesinin derinleşmesi, Türkiye’yi tüketici olmaktan çıkarıp üretici ve ihracatçı konumuna taşıyacaktır. Bu dönüşüm, sanayi politikasının enerji politikasıyla entegre yürütülmesini gerektirir. Enerji ekipmanı üretimi, yalnızca bir sektör değil; yüksek katma değerli sanayi yapılanmasının anahtarıdır.
Üçüncü eksen ise sosyal adalet ve sürdürülebilirliktir. Enerji dönüşümü teknik bir geçiş ve toplumsal bir yeniden dağılım sürecidir. Enerji fiyatlarının hane halkı üzerindeki etkisi, enerji yoksulluğu, bölgesel eşitsizlikler ve çevresel hassasiyetler bu sürecin sosyal boyutunu oluşturur.
İklim krizi çağında enerji politikası aynı zamanda bir çevre politikasıdır. Türkiye’nin uzun vadeli vizyonu, karbon yoğun bir ekonomiden daha temiz bir üretim yapısına geçişi içermektedir. Bu geçiş, sanayide verimlilik yatırımları, elektrikli ulaşım altyapısı ve yeşil finansman mekanizmalarıyla desteklenmelidir. Aksi takdirde küresel karbon düzenlemeleri, ekonomik rekabet gücünü zayıflatabilir. Enerji dönüşümü burada yalnızca çevresel değil, ticari bir zorunluluktur.
Siyasal boyutta enerji, uluslararası sistemde konum belirleyici bir faktördür. Türkiye’nin hem üretim kapasitesini artırması hem de transit ülke rolünü güçlendirmesi, bölgesel güç dengelerinde elini kuvvetlendirmektedir. Ancak kalıcı etki, yalnızca altyapı yatırımlarıyla değil, diplomatik kapasiteyle mümkündür.
Enerji diplomasisi, uzun vadeli anlaşmalar, bölgesel iş birlikleri ve çok taraflı platformlarda etkinlik gerektirir. Türkiye’nin enerji vizyonu, ekonomik rasyonalite ile diplomatik stratejiyi entegre etmek zorundadır.
Bu çerçevede misyon nettir: Türkiye, enerji alanında dışa bağımlılığı minimize eden, teknoloji geliştiren, çevresel sorumluluk taşıyan ve bölgesel ölçekte belirleyici olan bir güç hâline gelmelidir. Vizyon ise daha iddialıdır:
Gelecek on yıl, Türkiye açısından daha da belirleyici olacaktır. Eğer enerji yatırımları sanayi dönüşümüyle, eğitim politikaları teknoloji üretimiyle ve dış politika stratejisi enerji diplomasisiyle uyumlu biçimde yürütülmeye devam edilirse, Türkiye enerji alanında niceliksel büyümenin ötesine geçerek yapısal bir sıçrama gerçekleştirecektir. Bu sıçrama, ekonomik göstergelerde, özgüven, kurumsal kapasite ve ulusal stratejik derinlikte kendini gösterecektir.
Enerji, bir ülkenin kaderini belirleyen en kritik alanlardan biridir. Türkiye’nin bugün yakaladığı ivme, enerji bağımsızlığı söylem olmaktan çıkıp kurumsallaşmış bir gerçekliğe dönüştürmektedir. Bu süreci günübirlik tartışmaların ötesine taşıyıp uzun vadeli bir devlet vizyonu olduğu fark edilip, tüm kesimlerce kabul edildiğinde görülecektir ki, enerjide kendi kendisine yeten Türkiye uza değildir…
Şu husus artık kabul edilmelidir ki, ortada muazzam bir başarı vardır… Başarı, keşiflerle ve bu keşifleri bir medeniyet projesine bağlayabilme kapasitesiyle ölçülür…




YORUMLAR